Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir. (Mâide Suresi 8)

ANASAYFA  |  GÜNDEM  |  TEBLİĞLER  |  KİTAPLAR  |  BİRİKİMLER  |  ÖRNEK KARARLAR  |  ETKİNLİKLER  |  LİNKLER  |  İLETİŞİM

HUKUK MÜCADELESİ

HUKUK MÜCADELESİ
VE
HUKUK FORMASYONU()

HAK VE HUKUK KAVRAMLARI
Hukuk, hakk’ın çoğuludur ve her türlü hakkı kapsar. Hakk, lügat itibariyle asıl olan, sabit olan, doğru olan, adalet, herkesin meşru iktidarı, bir şey üzerinde malikiyet, emek, pay ve din gibi anlamlara sahiptir ve bütün bu anlamlar insanla ilişkilidir. Dikkat edilir-se, hakkın yukarıda verdiğimiz anlamları kesinlik, doğruluk ve genellik içerir. Bu hak-lar, Yüce Allah tarafından yaratıkların en şereflisine bahşedildiğinden kutsal kabul edi-lirler. Hakların ve yükümlülüklerin, veriliş gayesine uygun olup olmamasının değerlen-dirilmesi yapılmaksızın, belli bir sistem içinde insanlara sunulması ve yaptırımlarla ko-runmaya alınması, bir hukuk sistemini ortaya koymaktadır ki buna bazen hukuk, bazen de hukuk sistemi denilir.
Yukarıdaki anlamıyla hukuku basitçe, “toplumun tümünü ilgilendiren kurallar bütünü” olarak tanımlamak da mümkündür. Bu basit tanımlamada, hukukun, insan top-luluklarının ve ilişkilerinin tümünü kuşattığı için genel ve toplumsal bir yanı; bireylerin haklarını da belirlediği için bireysel bir yanı vardır. Tarih içinde oluşturulan hukuk sis-temleri, bireysel ve toplumsal anlamda hakların elde edilmesi çabasının ürünüdür. An-cak bu hukuk sistemlerinin insan ilişkilerini düzenlemek gayesiyle yapıldığı iddiası, on-ların her zaman Allah’ın bahşettiklerine, diğer bir anlatımla insan yaradılışına uygun yapıldığı anlamına gelmez. Bu sonuca nasıl vardığımızın izahı ise, hukukun kaynakları-nın incelenmesinde bulunabilir.

Batılı Hukuk Anlayışının Sonuçları
İnsan, doğuştan belirlenmiş hak ve özgürlüklere sahip olan varlıktır. Kişilik ise, hu-kuk sisteminin insana verdiği değerdir. İnsanı, birey veya kişi olarak iki ayrı şekilde değerlendirmek, Batılı Hukuk Öğretilerinde iki farklı görüşü ortaya çıkarmıştır. Birinci-si, insanı (bireyi) temele alan “Tabiî Hukuk” görüşü, ikincisi insanı, toplumun bir parça-sı ve toplum tarafından belirlenen bir değer olarak kabul eden “Kişisel Haklar” görüşü. Her iki görüş de tarih içinde muhtelif dönemlerde uygulama alanı bulmuştur.
Batıda ifadesini bulan “Tabiî Hukuk Öğretisi"ne göre; birey hak sahibidir ve özgür-dür. Özgürlüğü hak sahipliğinden de önce gelir ve doğuştandır. O halde bireyin hak sa-hipliği tanınmalı, özgürlük durumu hukuksal forma kavuşturulmalıdır. Bu görüş, tarih boyunca var olagelmiş, fakat uygulama alanını çok zor bulabilmiştir. Fransız Devrimi ile, “Tabiî Hukuk Öğretisi"nin toplumlara olanca gücüyle yayıldığı ve etkili olduğu ileri sürülse de, topluma hakim olan burjuva sınıfının haklarının teminat altına alınmasıyla bu etki ortadan kaldırılmış, Fransız Devrimi’nin göz boyayıcılığı, insanı bir “kişi” olarak tanımlamakla son bulmuştur.
Günümüz Pozitivist Hukukunu doğuran ve geliştiren Kişisel Haklar Öğretisine göre ise, insan sadece birey değil, toplumun da bir parçası, üyesidir. Hakları ve yükümlülük-leri, ilişkide olduğu toplum içinde ve toplum tarafından belirlenir. Ancak bu görüş de eleştirilmektedir:
"Kişisel" bakış açısına göre, hak ancak toplum içinde doğabilir. İnsanı birey olarak değil de, hukukun tanımladığı bir değer olan "kişi" olarak ele aldık mı, artık insana doğuştan bir takım haklar tanımanın da hiç bir anlamı kalmaz.(...) Kişinin insan hakları adına ileri süreceği her istek, devletin imkanlarıyla sınırlanmıştır. Bir hakkın doğal olarak ileri sürülebilmesi, o hak-kı karşılayacak imkanlara bağlandı mı, geleneksel anlamda bir haktan söz edilemez.”
Tarihi seyir içerisinde, hakların toplum/devlet imkanları ile sınırlı olabileceği yakla-şımını ihtiva eden kişisel bakış açısı, zamanla daha ileri gitmiş, birbirine zıt düzenleme-ler ve birbiriyle çelişkili uygulamalarla, hak ve hürriyetlerin çok kolay kısıtlanabileceği hukuk dışı düzenlemelere meşruiyet kazandırmaya yaramıştır.
Pozitivist bir öğreti olan “Kişisel Haklar" görüşü, tabiî haklar kavramını yıkmış, an-cak onun yerini alacak yapıcı bir düşünce ortaya atamamış, özgürlüğün kökünü sadece iktidarda görmekle, aslında özgürlükler bakımından tehlikeli olabilecek bir yola sapmış-tır.
Buna karşılık insanların fıtratında yaşayan “tabiî hukuk", devletlerce yeterince be-nimsenmemiş, fakat insanın düşünmeye başlamasından bu yana kişiliğinde saklanmış ve geliştirilmiştir.
Başlangıçta, “insanların birey olarak yaşayabilmeleri veya toplumdışı kalabilmeleri mümkün olamayacağından, toplumun kurallarına uymak zorunda oldukları" görüşünden yola çıkılmış; günümüzde, “Toplumun kurallarını, temsilcisi olan devlet düzenler ve dolayısıyla insanların temel hak ve hürriyetleri devletin tanıdığı kadardır" anlayışına gelinmiştir.
Bu tür bir anlayışta özgürlüklerin gerçek anlamda varlığından bahsetmek mümkün değildir. Bu yaklaşım sonucunda kılık-kıyafetten özel hayata, siyasî haklardan medenî hayata kadar tüm alanlar devletin düzenleme sahasına girmiştir.
“Kişisel Haklar Öğretisi, bireye yer vermemekle devleti yeniden putlaştırmış ve hukuku yal-nız sosyal kuvvetlerin nüfuz bölgeleri arasındaki sınırları gösteren kanunların toplamı olarak kabul etmiştir. Bu sınırları belirten denge bozulur bozulmaz, hukuk da yok olur ve yerine yeni bir hukuk sistemi kurulmak gerekir”
Tarihte, Eski Yunan ve Roma'da da böyle olmuştur. Eski Yunan ve Roma'da insan-lar, sınırlanmamış özgürlük mücadelesi vereceklerine, birbirleri ile uzun yıllar süren savaşlara girişmişler, sonuçta kendilerini bir diktatörün yönetiminde bulmuşlardır.
M.Ö. 560 yıllarında İktidar mücadelelerinden bunalan Atina halkının, asker kökenli Pzistrat’ı demokratik bir seçimle yönetici olarak seçmesinin akabinde, bu yöneticinin, hayatın her alanını tanzim etme gayretleri sonucu ihtilaller dönemi başlamış, bizzat yö-netici Pzistrat, Akropol’u zaptederek iktidara el koymuş ve diktatörlüğünü ilân etmiştir. Bir bakıma kendinden sonra gelen Mussolini, Hitler ve takipçilerinin babası Pzistrat’tır denebilir.
“Eski Yunan’a hükümet darbeleri yoluyla geçen demokrasinin akıbeti, kuruluşundan farksız olmuş, diktatörlerin kurduğu düzen (Demokrasi düzeni) bir buçuk yıl ayakta durduktan sonra yalnız bir rejimin değil ama bütün ülkenin ve ulusun çöküşüne sebep olmuştur. Yunan halkı yalnız huzurunu, yalnız barışı, yalnız gerçek özgürlüğünü kay-betmekle kalmadı, sonunda ahlakını, namusunu, hatta vatanperverliğini bile unuttu. Vatanını düşmana satmakta sakınca görmedi. Romalılar her sitede kapılarını açmaya hazır bir parti buldular ve Eski Yunan, Roma egemenliğine böyle girdi.”
Eski Yunan’dan günümüze, insanın tüm hak ve yükümlülüklerinin toplum/devlet ta-rafından belirleneceği anlayışının varacağı yer ancak bu sonuç olabilirdi. Devlet ve top-lum arasındaki bağ bir kez sarsılınca, toplum, kendi değerlerini tamamen hiç bir zaman bırakmayacağı için, bu değerlerini sürdürebileceği başka siyasî çatılar aramak durumun-da kalır.

Hukukun Kaynağı
Hukukun kaynağı, insanın doğuştan getirdiği temel hak ve özgürlükler ile yükümlü-lüklerdir. Bu hak ve yükümlülükler aynı zamanda toplumların kendi içindeki tutarlılıkla-rını ve ilişkilerini de düzenler. Hukuk kurallarının hayat bulması, bu kuralların, uygula-nacağı toplumun değerlerini yansıtması ve bu değerlerin toplum ve yöneticilerince be-nimsenmesine bağlıdır. Bu da, bu yönde oluşturulacak hukuka uygun kanuni düzenleme-ler yapılması ile mümkündür.
Pozitif hukukta hukukun kaynağı olarak, halk iradesini yansıttığı varsayılan Anaya-sa, Kanunlar, Kanun Hükmünde Kararnameler, Tüzük ve Yönetmelikler ve İdari Düzen-lemeler sayılmaktadır. Bunun yanı sıra, BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve bölgesel anlamda Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ülkelerin anayasaları da dahil, tüm kanuni düzenlemelerinin üzerinde, hukuk normu olarak kabul edilmektedir. Nitekim Türkiye de Anayasasının 90/son maddesi ile Uluslararası Sözleşmelerin üstün norm nite-liğini kabul etmiştir.
Hukuk sadece yazılı ve yaptırıma bağlanmış kurallardan oluşmamaktadır. Batılı an-lamda Ulus Devlet statüsündeki ülkelerdeki anlayış, ne yazık ki, sadece yazılı kuralları uygulama şeklindedir ve örfî olarak gelen değerler ve bu değerlerin hukuk sistemine yansımaları veri olarak alınmaz. Doğulu totaliter sistemlerde veya ulus devletlerde de, yazılı olmamakla birlikte, istenildiğinde herhangi bir esasa dayanmaksızın ve spesifik olaylarda uygulanan şahsi kanaatler de hukukun kaynaklarını oluşturabilmektedir.
O halde her iki sistemin de kalkış noktası eksik veya yanlış olduğundan, biz huku-kun kaynakları olarak, yürürlükteki hukukun aksine, insana Allah’ın yaratılıştan bahşet-tiği hak ve mükellefiyetleri temel almaktayız.

TÜRKİYE’DE HUKUK SİSTEMİ
Türkiye’de yürürlükte olan kanuni düzenlemelerin kağıt üzerinde ve kural olarak; hukuka uygun yapıldığı, temel hak ve özgürlüklerle yükümlülükleri esas aldığı var sa-yılmaktadır. Fakat kendilerine toplum mühendisliği rolü biçenlerin, toplumsal gerçekli-ğin sonucu olan bu gerekliliği yok sayarak, toplumu kendi anlayış ve çıkarlarına göre biçimlendirme iradelerinden ve bu iradenin yansıması olan düzenlemelerinden, bunun gerçekten sadece bir varsayım olduğu, ancak uygulamaya yansıtılmadığı görülmektedir.
Bu mühendisler, hukuku, sadece yaşanılan sistem içinde uyulmak zorunda kalınan kurallar bütünü olarak görmek istemektedirler. Bunun içindir ki hukuku; kısaca, “dev-letçe konulan ve toplum hayatını düzenleyen kuralların bütünü” veya “toplum hayatında kişilerin birbirleriyle ve toplumla olan ilişkilerini düzenleyen ve uyulması kamu gücüyle desteklenmiş bulunan sosyal kurumlar bütünü” şeklinde tanımlamaktadırlar.
Yapılan bu tanımlar, aslında hukukun kendisi değil, uygulanış biçimidir. Bu tanım-larda hukukun kaynağı ve amacı belirli değildir. Ayrıca bu tanımdaki “kamu gücü” kav-ramının tanımı ve anlamı üzerinde henüz bir bütünlük sağlanamamıştır.
Hukukun tanımındaki bu eksikliği fark edenlerin bir kısmı, hukukun amacı ve kay-nağını da içeren bir tanımlama yapma gereği hissederek hukuku şöyle tanımlamaktadır-lar: “Hukuk, toplumun genel yararını veya bireylerin ve toplumun ortak iyiliğini sağla-mak amacıyla, yetkili makam tarafından konulmuş ve devlet yaptırımlarıyla donatılmış kurallar bütünüdür”. Dikkat edildiğinde bu tanımda da önemli bir kaç soru işareti bu-lunmaktadır.
Birincisi, “toplumun genel yararı”nın veya “bireylerin ve toplumun ortak iyiliği”nin kıstası ne olacaktır? Bu kıstas hangi değerlere göre tespit edilecektir? İkincisi, devlet yaptırımlarıyla desteklenmiş olan kanuni düzenlemeler, devletin bir ideolojisi varsa, bu ideoloji, onu benimsemeyenlerce yanlış olarak değerlendirilebilecek mi? Üçüncüsü, eğer resmi ideoloji, değiştirilmeyi ve kaldırılmayı da yasaklayarak kendini ebedileştirmiş ise, zamanla hakim olduğu toplumla çatışabilir ve “devlet-toplum çatışması” olabilir ki, bu durumda toplumun ve bireylerin ortak iyiliği nasıl sağlanacaktır?
İşte bu ortak iyiliği sağlayacağını söyleyenler eliyle, 1961 Anayasasına yansıtılan “insan ve hukuk” ilişkisi, 1982 Anayasasında daha belirgin bir hal almış ve artık bireylerin hakla-rından değil, devletin haklarından söz edilir olmuştur.
1950’lerde ulus devlet anlayışını terk etmeye çalışan dünya devletlerinin İnsan Haklarına ilişkin yaptıkları uluslararası anlaşmalar, Türkiye açısından pek fazla bir anlam ifade etme-miş, aksine Türkiye, bu anlaşmaların bir çoğuna çekinceler koyarak da olsa imza attığı halde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine bireysel başvuru hakkını, ancak 1987 yılında kendi insa-nına tanımıştır.
Türk Hukuk Sisteminin insana verdiği değeri; bireylerin, kendilerine uygulanan kanunla-rın Anayasaya aykırılığı konusunda, Anayasa Mahkemesine “bireysel başvuru hakkı”nın tanınmaması yönünden de değerlendirmek gereklidir. Türk Anayasalarının tamamı, kanunla-rın anayasaya aykırılığının iddia ve dava edilebilmesini sadece bazı kurum ve kuruluşlara tanımıştır.
Sonuç olarak, Türkiye’deki sistemin hukuka verdiği değer, hakim inanç ve ideolojinin kurallaştırılması ve devlet gücü ile yaptırımlara bağlanması şeklinde belirmektedir.

Hukuk Devleti – Kanun Devleti Ayırımı
Topluluklar halinde yaşayan insanların, kendi aralarında bir düzen ve disiplin oluş-turarak yaşamlarını kolaylaştırmaya çalışmaları doğal ve gereklidir. Fakat sadece devleti “kamu gücü” olarak kabul edip, devlet adına her türlü kanuni düzenlemeyi yapmak; bu düzenlemelerde gerçek kamu gücü olması gereken halkın, büyük bir kısmını katılıma kapalı tutmak, yürürlükteki kanunî düzenlemelerin, nihai anlamda hukuk olarak önümü-ze gelmesine neden olmuştur. Bunun sonucunda da hukuk ile kanun, hukuk devleti ile kanun devleti karıştırılmıştır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında hukuk sisteminin yeniden oluşturulması sırasında, hakk ve hukuk kavramları ideal tanımlarından koparılarak, sınırları devletçe çizilen kavramlar olarak algılanmış ve hukuk sistemi de bu sınırlılıkla dizayn edilmiştir. Bu şekilde dizayn edilen bir sisteme hukuk sistemi değil, ancak kanun sistemi denilebilir. Devlet gücünün, kendisini sadece kendi yaptığı kanunlarla kayıtlaması, fakat kanun yaparken toplumun değerlerini hiç dikkate almaması, elbette ki hukuk devletini değil, kanun devletini ortaya çıkarmıştır. Zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, hukukun kaynaklarından sadece ka-nunları, üstelik devlet anlamına alınan kamu gücü tarafından yaptırıma bağlanan kanun-ları esas alan devlet yapısının, hukuk değil kanun devleti olacağı ve olduğu tartışmasız-dır.
Bu konuyu bir örnekle açıklayalım:
Kamu Düzeni kavramı Türk hukuk sisteminde tarif edilmemektedir. Fakat bir çok konu ve ilişki, kamu düzeni kavramı ve uygulamalarıyla kısıtlanabilmektedir. Anayasa-da ve kanunlarda tarif edilmeyen, uygulayıcıların inisiyatif ve anlayışlarına terk edilen bu kavram sayesinde, sistem, istediği konuyu ve ilişkiyi yasaklayabilmektedir. Bunun yolu da 1926’larda atılmıştır:
Medeni Kanunun tatbiki için çıkarılan 1926 tarihli “Kanun-u Medenînin Suret-i Mer’iyet ve Şekl-i Tatbiki Hakkında Kanun”un 2. Maddesinin 2. Bendinde,
“Binaenaleyh yeni kanuna göre intizamı amme ve adabı umumiyeye mugayir olan kai-deler, yeni kanun mer’i olmağa başlar başlamaz hiç bir veçhile tatbik edilemez”,
hükmü vardır.
Bu demektir ki, bu Kanuna göre, intizamı ammeye (kamu düzenine) ve adabı umumiyeye (genel ahlaka), yani Kanunun İsviçre aslına ve İsviçre Toplumunda ve Ka-nununda benimsenen ahlakî değerlere aykırı olan kaideler, yeni kanun yürürlüğe girer girmez hiç bir şekilde tatbik edilemeyecektir.
Diğer bir deyişle, kanunun yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926 gününden önce toplumun bizzat inanç ve örfünden kaynaklanan hukuk kurallarından İsviçre Kanununa ve ahlakına aykırı olanlar, bir anda inkar edilecektir. Toplumun kamu düzeni ve ahlakı, toplum mü-hendislerince bir gecede, vekili olduklarını iddia ettikleri halka rağmen, halk adına de-ğiştirilmiş olacaktır. İşte, eşi ve benzerine rastlanması mümkün olmayan bir Kamu Dü-zeni yaratması ve dayatması örneği…
Cumhuriyetin kuruluşundaki tercihler, bilahare 1961 ve 1982 Anayasalarına da yan-sımış, bizzat kendi içinde bulundurdukları, “Yargı Yetkisi” , “Kanun Önünde Eşitlik” , “Hak Arama Hürriyeti” , “Kanunî Hakim Güvencesi” , “Mahkemelerin Bağımsızlığı” , Hakimlik ve Savcılık Teminatı” , “Kanunsuz Emir” , “Suç ve Cezalara İlişkin Esas-lar” a rağmen, bu esaslara aykırı düzenlemeleri yine kendi içlerinde barındırabilmiştir. Önemli bir örnek Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin kuruluş ve işleyişine dair hüküm-lerdir. Ayrıca kanunların Anayasaya aykırılığını denetleyen Anayasa Mahkemesi ile, İdarenin işlem ve eylemlerinin hukuka ve kanuna uygunluğunu denetleyen Yüksek Mahkeme (Danıştay), Anayasanın ilkelerine aykırı kararlar verebilmektedirler.

Yargıya, Çete-Devlet Kıskacı
Hukuk sisteminin uygulanmasında yegane işlev yargıdır. Bu işlevi yerine getiren yargı mensuplarının “yargının bağımsız olmadığını” söylemeleri, daha da ileri giderek, “vicdan-ları ile cüzdanları arasında sıkışıp kaldıklarından” söz etmeleri, çete ve devlet ya da “çete devlet” kavramlarına ve bunların yargı ile ilişkilerine açıklık kazandırmaktadır. Hiç bir ülke-de tek tek insanların yargı sistemini etki altına alması, bağımlı hale getirebilmesi, yargıçları vicdanları ile cüzdanları arasına sıkıştırabilmesi mümkün değildir. Yargıtay Başkanlarının ifade ettiklerini yapabilmek bir güç işidir. Bu güç de ancak, organize olmuş güçlerin en güçlü-sü olan “DEVLET”te bulunabilir. Eğer örgütlü güçler çeteleşmiş ve “en örgütlü güç” de buna engel olamıyor veya olmuyorsa, hukuku ve hukuk sistemini dolayısıyla “yargıyı etkile-yen güç”, devlet karşısında, çerez kabilinden değerlendirilebilecek çeteler değildir. Bu açıdan bakıldığında yüksek yargı organları başkanlarının şikayet ettiği güçler ve çeteler herhalde sokak çeteleri değil, sokak çetelerini de organize ettiği ve beslediği söylenebilen “devlet”tir. Basit bir akıl yürütme ile, bir başka şekilde ifade edilmek gerekirse, devletin kapsam ve ma-hiyetini belirleyen “Hukuk Sistemi”dir.

Çetelere ve Devlete Karşı Korunmasız İnsan
Devletin çeteleri kullanarak veya bizzat çeteleşerek hukuk sistemini baskı altına alması ve onu bağımsız olmaktan çıkarması durumunda bireylerin haklarından bahsedilemez. En tabiî hakları olan bağımsızlıkları ve etki altına alınmamaları kural olan yargıçların dahi çare-siz kaldığı bir hukuk sisteminde, kişilerin devlet karşısında bir değer olduğu iddia edilemez.
Kendi vatandaşlarına karşı en azından anayasal görevleri olduğunu unutan ve bu ödevle-rini sadece kanun metinleri arasında bırakan devletin, vatandaşlarından mutlak itaat beklediği bir hukuk düzeni ile karşı karşıyayız. Kendini örgütlü çetelere karşı koruma imkanı olmayan bireyin, bu örgütlüler arasında en güçlü olan devlete karşı da kendini koruma mekanizmala-rından mahrum bırakılması, Türk Hukuk Sisteminde kişiye atfedilen bir değerden bahsetmeyi imkansızlaştırmaktadır.

HUKUK TOPLUMU VE SORUMLULUKLARIMIZ

İletişim/Bilgi Toplumu
1980’lerde ortaya atılan ‘iletişim toplumu’ ve ‘bilgi toplumu’ kavramları her ne kadar toplumu motive etmek için sıkça kullanılır olsa da, teknolojinin ve buna bağlı olarak iletişi-min gelişmesi, bu iki kavramın önemini arttırmaktadır.
Bazı kavramların önemi, kavramların çağrıştırdıklarından ziyade, bu kavramlar ışığında ilgililerinin sorumluluklarında yatmaktadır. Bilgi toplumu kavramı konu edinildiğinde de, iki tür ilgiliden bahsetmek mümkündür. Birincisi, bilgi toplumu imkanlarını (teknolojik her türlü aracı) insanlarını fişlemek ve teknolojiyi hürriyetlerin kısıtlanmasında araç olarak kullanmak isteyen devlet aygıtı ve bu aygıttan haksız bir şekilde beslenenler; ikincisi, bilgi toplumunun imkanları olan teknolojiyi, hukukun kitlelere tanıtılması ve benimsetilmesi faaliyetinde kulla-nanlar veya kullanması gerekenler.
Devlet ve devletten en üst düzeyde nem’alananlar, bilgi toplumunun imkanlarını, gerekti-ğinde manüple ederek veya kışkırtarak; temel hak ve özgürlükleri, yoğun propaganda bom-bardımanı altında oluşturulan birtakım yapay gerekçelerle engelleyebilmektedirler. Bunun karşısında, toplumun temel hak ve özgürlüklerini, kendi hak ve özgürlükleri ile özdeşleştiren-ler, devlet veya devletten beslenenler kadar, teknolojiyi gerçekçi bir şekilde kullanamadıkla-rından görevlerini yapamamanın ezikliği içinde kıvranmaktadırlar.
O halde denilebilir ki, ‘iletişim toplumu’na ve ‘bilgi toplumu’na ulaşabilmek; bilgiyi ve teknolojiyi, bireyin ve toplumun özgürlüklerini geliştirmede, mutlu ve yaradılış esprisine uy-gun bir yaşam tarzı elde edilmesinde araç kılabilmekle mümkün olacaktır. Aksi halde, bilgi ve teknoloji, ve bunların bileşiminden oluşturulan kavramlar, kendi ellerimizle imal ettiğimiz zincirli ve tutsak bir yaşam için birer araç olacaktır. Bu gün yaşanılan kısıtlı hukuk düzeninde bu araçların gereği gibi kullanılamamasının önemli rolü vardır.

Hukuk Toplumu/Hukuk Devleti
Bilgi toplumu, bilginin en üst seviyede, kitlelere ulaştırılabildiği bir toplum yapısını ifade eder. Bilginin ulaştırılabileceği zemin ise, her türlü teknolojik imkanın kullanılabildiği, bu imkanları kullanmanın en temel hak olduğu bilincine varmış, bunun kurallarını en akılcı bir biçimde belirlemiş toplum olabilecektir. Kanunu bilmemek mazeret sayılamaz prensibinin gereği olarak herkesin kolayca ulaşabileceği hukuk kuralları, fıtrata ve evrensel değerlere ay-kırı olmayan ve etkili bir biçimde herkese eşit uygulanabilen bir hukuk düzeni, ancak bu dü-zenin gerektirdiği tüm koşulları öngörebilen bir toplum içinde gerçekleştirilebilir. Böyle bir toplumda hukuk, ‘karmaşıksız’, ‘uyulabilen’ ve ‘etkili’dir. İşte bu topluma ‘hukuk toplu-mu’ adı verilebilir.
Bilhassa son yıllarda, hepimizin, iştiyakla ve defalarca üzerine vurgu yaptığımız hukuk devleti de yine, yukarıda vasıflandırmaya çalıştığımız bir toplum içinde, yani hukuk toplumu içinde mümkün olabilir. Diğer bir deyişle, hukuka inanmış özel veya tüzel ‘kişi’lerin çoğun-luğu oluşturmadığı; yönetimi seçilmişlere değil de, yönetme erkini gasp eden atanmışlara dev-reden, tüm bu özellikleri dolayısıyla hukuk toplumu evresine ulaşamamış kitleler yığınının, hukuk devletine ulaşabilmesi mümkün değildir.
Hukuk toplumu ve hukuk devleti, birey-toplum-devlet ilişkilerinde belirli kaidelere daya-nan bir sosyal yapıyı ifade etmektedir. Bu sosyal yapı içinde, yetkilerin kullanımı yönünden ‘kuvvetler ayrılığı’, temel hak ve özgürlükler yönünden ‘evrensel değerler’, pozitif hukuk yönünden de tarih boyunca oluşturulmuş ve bir kısmı az da olsa mevzuata yansımış ‘huku-kun genel ilkeleri’ önemli yer tutmaktadır. Ayrıca bu değerler ve ilkeler hukuk sistemlerinin olmazsa olmazları haline gelmiştir. Bütün bu ilkeler, ahlaki değerler üzerinde birleşmiş, her türlü bilgi gibi, hukuk bilgisini ve uygulamasını da, insan gerçeğinden hareketle sistemleştire-bilen hukuk toplumu tarafından gerçekleştirilebilir. Aksi bir hal ise, bu gün içinde bulundu-ğumuz kaos ortamı demektir ki, buna hukuk toplumu denemeyeceği gibi, bu toplumun kural-larını belirleyen aygıta da hukuk devleti denemeyecektir.

Bireysel ve Toplumsal Sorumluluk
Hukuk toplumunun, bir ‘bilgi toplumu’nda gerçekleştirilebileceğine inanmak; hukuk bil-gisinin araştırılması, geliştirilmesi ve topluma ulaştırılması safhalarını beraberinde getirmek-tedir. Bu nedenledir ki, en küçük birim olan bireyden ve aileden başlayarak, topluma karşı sorumluluk taşıyan tüm ‘kişi’ ve ‘kurum’ların, mesleklerinde veya toplumun ihtiyaç duydu-ğu alanlarda sürekli bilgilerini tazelemesi, geliştirmesi, yenilikleri takip etmesi, kaçınılmaz bir ihtiyaç olmaktadır. Zira, toplumun içinde bunaldığı sorunları tespit etmek, bunlara çözümler üretmek, toplumun geleceği açısından herkese ‘bireysel ve toplumsal’ sorumluluk yüklemek-tedir.
Sorumluluk taşıyan birey veya kurumlara, öncelikle bilginin kaynak olarak kullanılması ve her türlü teknolojik imkanın değerlendirilmesi görevi düşmektedir. Bilhassa yaşadığımız konjonktür bu görevi daha da önemli kılmaktadır. Tamamen insani değerlere ve hukuka aykırı inanç ve yorumlarla oluşturulan dayatma düzenlemeler, böyle bir ortam içinde yaşamayı zül addedenlere de bir fırsat sunmaktadır.
Toplumun inanç ve kültür yapısı ile gelenekleri ve istikbale ilişkin idealleri; toplumu bil-gilendirmek için önemli referanslardır. Bu referanslar kullanılmadan yapılacak her tür düzen-leme, daha öncekiler gibi dönemsel olarak değiştirilmeye ve bozulmaya mahkum olacaktır.
Toplumu hukuk devletine kavuşturmak için, öncelikle hukuk toplumuna geçişi sağlamayı hedef alanların, bu amaçlarını sadece sloganlarla topluma sunmaları kafi gelmeyecektir. Dev-leti, toplumu ve bireyi eşit haklara ulaştırma çabalarımızı; öncelikle kişiler arasında özel hu-kukun geliştirilmesi, bununla birlikte kamu hukukunun, özel hukuka ve temel hak ve özgür-lüklere bağlılığının gerçekleştirilmesi yönünde yoğunlaştırmak zarureti vardır. Bu çabalar, neyi nasıl yaptığının farkında olanlar için, hem bir anlam ifade edecek, hem de bu gayretin sonucunda hukuk toplumunun gerçekleşmesine katkı sağlanacaktır.

HUKUK VE BİZ
Öncelikle tespit ettiğimiz bir gerçeği ifade edelim: Türkiye’de insanlar ekonomiyle ve siyasetle oldukça yakından ilgilidirler. Ayrıca bir çok insan, bir ihtiyaç veya fobi ola-rak siyaset ve ekonomi ile birlikte, güzel sanatlarla, el sanatlarıyla, tarihle, edebiyatla, sosyolojiyle ve buna benzer disiplinlerle ilgilenmektedir. Hatta bu ilgiler, çoğu zaman hayati ihtiyaçlardan bile önde gelebilmektedir. Fakat Türkiye’de insanların en az ilgi-lendikleri alan Hukuktur. Hatta hukukçularımızın çoğunun da en az ilgilendiği alan hu-kuktur. Hukuk, bir çok uğraşı alanı gibi, genellikle, sadece ekmek kapısı olarak değer-lendirilmektedir.
Türkiye’de, hukuktan ve hukuk sisteminden, hukukun uygulanışından rahatsız ol-mayan, şikayet etmeyen yok gibidir. Sızlanmak sanki öne çıkan yegane görüntümüz ol-muştur. İş adamlarımız hukuktan şikayet eder, fakat kendi aralarında meydana gelen uyuşmazlıkların çözümünde, özel hukuk ilişkilerini geliştirmezler, kendilerini birbirleri-ne hasım yapacak genel mahkeme yollarına başvururlar da, sulh ve kardeşliğin devamını sağlayacak Tahkim yolunu akıllarına bile getirmezler. Getirdiklerinde de yarım saatlik bir seansta, bir bilge kişinin hakemliğinde ihtilaflarını halletmeye bakarlar. Paraca bü-yük işlerini, sırlarına vakıf olunmasın diye tanımadıkları meşhur isimlere verirler, küçük icra işlerini de, büyütürken üç kuruş burs verdikleri genç avukatlara satarlar, genç hu-kukçuları hukuk müşaviri yapmayı zül addederler.
Siyasilerimiz, hukukla, ancak başları derde girdiğinde ilgilenirler de, koca koca par-tiler BİR HUKUK BÜROSU oluşturmazlar. Hukukla, kanunla ilgilenmeyi gayrı islâmi bir meşgale sayarlar da, parlamentoya gittiklerinde kanun yapmaya çalışırlar; daha doğ-rusu, başkalarının yaptığı kanunlara parmak kaldırırlar. Beğenmediklerine de, “ne yapa-lım nisabımız kifayetsiz idi” derler. Genç hukukçularını daha mezun olmadan siyasete soyundururlar da, gerçek anlamda hukukçuluğa yönlendirmezler.
Hukukçularımızın bir kısmı imkansızlıklarından ötürü hukuku ekmek kapısı olarak görürler. Bir kısmı da içinde bulundukları rahat ortamdan veya iş yoğunluğundan dolayı içinden yetişip geldiği ve kendisinden beklentileri olan insanlara, hukuk adına bir küçük mevzuat broşürü bile ulaştırmazlar. Akademisyen hukukçularımıza söyleyecek fazla sözümüz yok. Zira onlar 40-45 yaşlarına kadar Üniversitelerde kadrolarını sağlamlaştır-maya, sonra da siyasilere veya iş adamlarına müşavir olmaya mecburdurlar. Zira genel rahatsızlığımız olan örgütlenmeme ve sahip çıkmama, onları bu yola adeta mecbur eder.
Yaşadığımız son günlerde hukukun önemini kavramayan yok gibidir. Çok geç ka-lınmış olmakla birlikte, hukuka yakınlığımızı, hukuktan yararlanmayı ve en önemlisi hukuk oluşturmayı beceremezsek, geleceğimizin olamayacağını da görmeye başladık. Allah rızasını kazanmanın, veya yeni tabirle, tarihe kayıt düşmenin, bu gün için önemli bir yolu da, yaşanılan her türlü hukuk ve kanun dışılığa rağmen, ideal anlamda bir hukuk nosyonuna bağlılık ve mevcut hukuku öğrenmekten geçmektedir. Bunun için de mutlaka iyi bir hukuk formasyonu gerekir. Peki nedir hukuk formasyonu?

Hukuk Formasyonu
Kısaca tanımlamak gerekirse, hukuk formasyonu, hak ve hukuk kavramlarının gerek teoride, gerekse pratikte çağrıştırdığı anlamlarını kavrayabilen; sadece gerektiğinde de-ğil, geleceği de hazırlayan; hak ve hukuk alanında yaratıcı ve düzenleyici bilgi ve so-nuçları ortaya koymaya yatkın beceridir. Hukuk formasyonu bir Allah vergisi değildir. Kazanılabilir ve geliştirilebilir bir çabadır. İki alt dayanağı vardır: Bilgi ve cehd. Bilgi kazanılır, cehd, yani gayret veya yönelme ise irade edilir, istenir. Her ikisi bir araya gel-diğinde, kişi hukuk formasyonunu kazanır.
Bilgiden kastımız, hukuk bilgisi ve hukuk felsefesinin öğrenilmesidir. Tabiî ki bura-da öğrenilecek olan hem tabiî/ilahi hukuk, hem de pozitif hukuktur. Yürürlükteki hukuk da pozitif hukukun bu günü belirleyen kurallarıdır. Hukuk bilgisi tüm bunları kapsama-lıdır. Öğrenilmesi çok kolaydır. Çünkü tüm hukuk sistemleri, tabiî/ilahi hukuka yönelik olma iddiasıyla yapılmaktadır. En azından bu amaçla yapıldığı var sayılmaktadır. Aykırı ve kasıtlı düzenlemeler, işi karmaşık hale getirse de, hukukun felsefi yanına, diğer bir anlatımla hukukun amacı ve kaynakları konusuna vakıf olunduğunda, hukukun öğrenil-mesi gerçekten kolaydır. Zor olan, ilahi hukuka aykırı düzenlemeleri yapmak ve uygu-lamaktır. Bu yüzdendir ki, hukuku katledenlerin işi, hukuku önde tutanlardan daha zor-dur.
Hukuk formasyonunun diğer kaynağının cehd yani gayret ve yönelme olduğunu söy-ledik. Bu yönelme de, hukukçuda, insanî ve toplumsal vasıfların öne çıkması anlamın-dadır. Herkesin kendine yakışanı yapması anlamında, hukukçunun da hukukçuluğunu ortaya koyması, özelde kendisinin, genelde de toplumun hukuki meselelerine sahip çık-ması ve çözümler üretmesidir.
Siyasetin sadece parlamenter anlamda yapılabileceğine dair görüş ve çaba, bu gün yerini, sivil toplum örgütlenmelerinin de ilgi alanındaki hukuk siyaseti, ekonomi siyase-ti, toplum bilim siyaseti gibi disiplinlere bırakmıştır. Siyaset dün olduğu gibi bu gün de her alanda yapılabilmektedir. Aksini düşünmek, bütün bu alanları, meşruiyetini toplum-dan aldığı (en azından) şüpheli olan devlete bırakmak demektir. Devletin bu alanlardaki düzenlemelerinin, toplumu ne ölçüde tatmin ettiği izaha gerek duyulmayacak kadar açık-tır.
Geçmişte de siyaseti sadece tanımlanmış alanlarda değil, yukarıda belirttiğimiz ge-niş çevrelerde sürdürme çabası gösteren mümtaz şahsiyetler olmuştur. Örnek olarak, Türk hukuk sisteminin laikleşme sürecini en az yüz sene erteleyen Ahmet Cevdet Paşa gösterilebilir. Ahmet Cevdet Paşa’yı günümüz gençliği tanımamaktadır. Oysa Cevdet Paşa, iyi bir idareci olduğu kadar iyi bir hukukçu, tarihçi, dilci ve dolayısıyla günümüz kavramı ile söylersek, çok iyi bir siyasetçidir. Tanzimat dönemi ve sonrasındaki tüm hukuki düzenlemeler –Mecelle de dahil- O’nun kaleminden çıkmıştır.
Yakın tarihi bilmek, değerlendirmek ve yararlanmak da bir siyasettir. Her düşünce tarzının ve disiplininin uygulamaya dönüştürülmesi çabası bir siyasettir. Siyaset, ancak bu anlamıyla, sadece çirkin politika olmaktan çıkarılmış, bir strateji ilmi haline dönüştü-rülmüş olur. Tabiî ki bu strateji ilminin hukuk alanında da gerçekçi yansımaları hukuk siyasetini oluşturacaktır. İşte hukuk formasyonu dediğimiz budur.
Hukuk Formasyonu Herkese Gerekli mi?
Yukarıda belirlemeye çalıştığımız şekliyle hukuk formasyonu, öncelikle hukukçula-ra gereklidir. Ancak siyaseti sadece politik arenada aramayacak isek, herkesin kendisine lazım olacak kadar hukuk formasyonuna sahip olması gerekir. Yukarıda en başta hakk’ın tarifini yaparken, kişinin kendi hukukuna malikiyet olduğunu söylemiştik. Kendi hak ve hukukunu bilmeyen kişinin, buna malik olmasının mümkün olamayacağı aşikardır. O halde kendi hukukuna sahip olacak kadar hukuku bilmek, kişinin kendi çapında hukuk formasyonuna sahip olması demektir.
Burada değinmeden geçemeyeceğimiz önemli bir hususun altını çizmekte yarar var-dır. Günümüzde sivil toplum örgütleri, öncelikle kendi ilgi alanlarında ve kendilerinin üyesi bulunan insanların problemlerini çözmek yerine, önceliklerini, genel anlamda tüm ülkeyi ve dünyayı ilgilendiren sorunlara sahip çıkmaya vermektedirler. Görünürde ol-dukça fotojenik ve görüntüyü kurtarmaya elverişli olmakla birlikte, kendi alanında başa-rılı olmayı ve netice almayı denememiş kuruluşların, daha geniş boyutta problemleri çözmeye çalışması sonuç vermez. Sonuç vermediğini ve aslında veremeyeceğini de, ya-şadığımız son üç yıl içinde daha belirgin olarak gördük.
Kaliteli bir hukuk mücadelesinin nasıl yürütülebileceğini öğrenmeye ve uygulama-ya çalışan üniversite gençliği, her alanda formasyona sahip olamayacağı gibi, hukuk alanında da üstün bir formasyona, her zaman sahip olamayabilir. Fakat hukuk alanında, kendi hukukuna malikiyet için, asgari oranda hukukla ilgili, hukuku üretmeye dönük ve hukukun neticelerine katlanabilen bir anlayışın sahibi olabilirler.
Mücadelelerini sadece siyasi olarak niteleyenlerin de, içinde hukukun bulunmadığı bir siyasî mücadele ile kuracakları sistemin, hukuka aykırı düzenleme ve uygulamaların sahiplerinin sistemlerinden farklı olamayacağını görmeleri gerekir. Yaşadığımız 28 Şu-bat sürecinde bu olgunun fark edildiğinin ip uçları görülmektedir.
Gerek dört ihtilal görenlerin, gerekse yalnızca 28 Şubat sendromunu yaşayanların; birço-ğu sadece siyaset, sadece ticaret veya sadece meslek icra ediyor, yahut da sadece öğrenim görüyor olsalar da, en güzel ve en verimli neticelerin zor günlerde alınabileceği gerçeğinden hareketle, siyasetin de, ekonominin de belirlendiği Hukuk Meydanı’na inmeleri farz olmuş-tur.

Sözümüz Kime?
Sözümüz, öngörülen neticelerin sadece siyasi iktidar eliyle gerçekleşmesini bekleyenlere değildir. Hukukun ve hukuk toplumunun gerçekleşmesi sadece siyasi iktidarlar eliyle olabil-seydi, üç ihtilalden sonra bir dördüncüsü yaşanmak zorunda kalınmazdı. Oysa Türkiye’nin mevcut hukuk düzeni ve siyasi yapısı, ancak böyle sonuçlar doğurmaya müsaittir.
Genelde halk dışındaki güçlerden alınan icazetlerle kurulmuş, bazen de tek bir insanın be-lirleyici olduğu yapılardan, hukuk toplumunun oluşmasına katkı beklemek hayal olacaktır. Hatta böyle bir beklenti sonucu, mevcut hakların daha da geriye gitmesine tanık olunacaktır.
Teknolojinin kitlelere bilgi aktarabilmenin aracı olduğu günümüzde, bu araç kullanılarak, gerekli bütün hukuk bilgileri ve hukuk idealleri insanlara ulaştırılabilir. Ayrıca kanuni düzen-lemelerde en azından bir asırdır insanca yaşamanın kurallarının oluşturulamamasının sebeple-ri kolayca anlatılabilir. Bu yöntemle, Türk Hukuk Sistemi’nin tepeden belirleyiciliğine, mer-keziyetçiliğine karşı, oluşturulmasına tüm bireylerin ve kurumların katıldığı bir hukuk siste-minin var olabileceği gösterebilir.
İnsanların inançlarını tebliğ etme sorumlulukları nasıl ki sadece dille anlatmakla yerine getirilemez ve bununla birlikte ifade edilenlerin nefiste ve toplum içinde yaşanılır kılınması zaruret ise; hukuk toplumunun oluşmasında kendilerini sorumlu hissedenlerin, bir erdemliler topluluğu biçiminde, inandıkları ve amaçladıkları hukuk sisteminin ilkelerini ve örnekliklerini göstermeleri zorunluluğu vardır.

Aydınlar ve Hukukçular
Toplumu bilgilendirme konusunda her kesime düşen sorumluluk, bilhassa kaos dönemle-rinde aydınlar ve hukukçular için daha fazladır. Bu sorumluluk ise, bireysel ve toplumsal an-lamda iki boyutlu olarak üzerimizdedir: Birey toplumun en küçük birimi, aile toplumsal haya-tın en önemli çekirdeği, kurumlar da toplumsal hayatın yapı taşlarıdır. Birey, mevcut biriki-mini ortaya koyduğunda ve geliştirdiğinde, kurumlar da tüm bu birikimleri sistematik bir şe-kilde toplumun önünde projelendirip uygulamaya koyduğunda, hukuk toplumunun kurulması ve bu toplumun sonucu olarak hukuk devletinin belirtilerini görmek mümkün olabilecektir.
75 yıllık süreçte, ‘devamlı matine’ yaşanılan ihtilal ve ara rejimlerde gösterilemeyen fikri berraklık ve uzmanlıkların, ara rejimlerin emirnamecileri olan ‘Kraliyet Mabeyinci-lerine, Kapı Kulu Kanun Adamlarına’ karşı kullanılacağı günlerin artık geldiği görülmeli-dir.

HAK ARAMA
Hak arama öncelikle insan için bir erdemdir. Hak arama erdeminin farkında olma-yanlar için bu bir anlam taşımasa da, böyleleri kendi şahıslarında tadacakları hukuka aykırı işlem ve eylemlerden dolayı geç kalmış olacaklardır.
Hak arama aynı zamanda her vatandaşın anayasal ve kanuni hakkıdır. Kişilerin ana-yasal ve kanuni haklarını kullanmaları, sadece hakları değil, aynı zamanda ve daha ö-nemli olarak görevleridir. Bu görev hiç bir şekilde ertelenemez, devredilemez. İnsanlık onuru kişilerin temel hak ve ödevlerini ertelemelerini veya devretmelerini reddeder.
Türkiye’nin gündemini uzun yıllar işgal eden her türlü yasaklamalar, insanlık onu-runun tezahürü açısından kaçınılamaz bir görev yüklemektedir. Bu görev de, her türlü ulusal ve uluslararası hukuki düzenleme ve anlaşmalardan doğan hakların kullanılması, öncelikle bu hakların nelerden ibaret olduğunun bilinmesinden geçmektedir. Netice alı-namayacağı kuşkusuyla hakkın talep edilmesinden vazgeçmek; insanların öncelikle ken-dilerine, sonra da insanlığa duymaları gerekli saygının, üçüncü olarak da insanlık onu-runun gerektirdiği görevlerin unutulmasına yol açacaktır.

SONUÇ
Hakkın kısa ve öz tarifi, kişinin kendi hukukuna malikiyettir. Hukuk, her alanda ve her haliyle kullanılmalıdır. Teb’ayı gütmek kolay, bilinçli vatandaşı gütmek zordur. Bir takım sıkıntılara katlanmak, bilinçli olunduğu takdirde siyaset, bilinçsiz olunduğu takdirde ise köleliktir. Siyaset bilgi ve birikimle yapılır. Henüz hukuku ve hukuk bilgi-sini kullanmayı öğrenemeyenlerin, geleceğe ilişkin siyaset yaptıklarına inanmak müm-kün değildir. Hakkına kavuşmak için talepte bulunmayanlar kadar, hakkına kavuşmak için sadece politikayı tercih edenlerin de hakları kullanmaya ehliyetleri ve imkanları olamayacaktır.
Halkın gönlünde güzide bir yer tutamamış veya bir dönem için tutsa bile bunu hu-kuki dayanaklarına kavuşturamamış aydınların ve siyasilerin, çözümlerini bırakın ger-çekleştirmesi, topluma sunabilmesi bile mümkün değildir. Çok özel ve palyatif olmamak kaydıyla, sorunlara hukuktan pratik çözümler ve örneklikler de uzun soluklu ve çok yönlü bir mücadelenin parçası olarak düşünülebilir. Herkesin tamamen teorisyen veya tamamen pratisyen olamayacağı bir gerçek ise, dayatan sorunların çözümüne katkıda bulunmak amacıyla yapılacak çalışmalara katılmak zorunluluğu da dayatan bir gerçektir. En azından bu başarılabilir. Fakat bu söylediklerimiz hukuki ve siyasi mücadelenin ta-mamını kuşatmaz. Siyasi mücadeleyi, genel anlamdaki mücadelenin bir diğer önemli parçası olan hukuki mücadele ile tamamlamak bir zarurettir.
Topyekün mücadeleyi, hak arama erdemi ve hakların kullanılması yönündeki çalış-maları ile taçlandırmak Özgür-Der’in şahsında, tüm üniversite gençliğine başarılar dili-yorum

15 Nisan 1999
Av. Muharrem BALCI


3 Aralık 2010 Cuma

Bu içerik toplam 4899 kere okunmuştur.

Henüz yorum eklenmemiş, ilk yorumu siz ekleyebilirsiniz.
Ad Soyad :
E-posta :
Mesaj :
0 karakter yazdınız. | 2000 karakter yazabilirsiniz.
 
« Geri

Video

Bülten Üyeliği
GENÇ HUKUKÇULAR etkinlikleri ve duyuruları hakkında e-posta yoluyla bilgilendirilmek için aşağıdaki forma adresinizi yazarak kayıt olmanız yeterli olacaktır.

Etkinlik Takvimi

Ocak 2022

Pzt Sa Çar Per Cu Cmt Paz
1
2
3
4
5
6
7
8
9
10
11
12
13
14
15
16
17
18
19
20
21
22
23
24
25
26
27
28
29
30
31

 
Copyright © 2010 Genç Hukukçular

web tasarım ve web yazılım